00:44 - Yürüme kilo verdirmez mi?
00:41 - Yaban Mersini Nelere İyi Gelir Avantajları Nelerdir
00:40 - Şık görünmek ve bu nedenle Takı Aksesuarlarının Önemi
00:39 - Siklamen Bitki Çiçeği Nedir ve Nasıl Bakılır
00:37 - Nane Yağı’nın avantajları bakın nelerdir?
03:41 - Küf ve Nem Lekeleri Nasıl Çıkarılır
03:40 - Kolayca zayıflamanın yolları nelerdir
03:38 - Kolay bir doğum yapılabilmesi için öneriler
03:37 - Kilo Kaybını Önleyen Sebepler
03:35 - Kilo azaltmak için uyumadan önce denemek istedikleriniz
Yüzü gerildi.
“Ben yarın işe gideceğim!”
“Ben de doktora gideceğim. Sonra dinleneceğim. Çünkü doktorun verdiği talimatlara uymadığım için kolumun daha kötü iyileşme riski var.”
Baran masaya yumruğunu vurdu.
“Hayır! Bunu bana yapamazsın! Buna nasıl cesaret edersin?”
O anda şaşırtıcı şekilde sakin olduğumu fark ettim.
Belki de insan yeterince yorulduğunda bağıracak gücü bile kalmıyordu.
“Ben sana hiçbir şey yapmıyorum, Baran. Bunlar senin çocukların.”
Tam o sırada bebeklerden biri ağlamaya başladı.
Ardından diğeri de ona katıldı.
Baran gözlerini tavana kaldırdı.
“Şimdi ne istiyorlar?”
Bu soru içimde bir şeyleri kopardı.
Beş aydır her ağlamalarının tonundan bile neye ihtiyaçları olduğunu anlayacak hale gelmiştim.
Ama babaları, kendi çocuklarına bakıp “Ne istiyorlar?” diyordu.
“Dosyada yazıyor.”
Kapıya yürüdüm.
Baran arkamdan seslendi.
“Gerçekten gidecek misin?”
Durdum.
Arkamı dönmeden cevap verdim.
“Evet.”
“Ne kadar kalacaksın?”
“İki gece.”
Bu kez sesi yükseldi.
“İki gece mi?”
“Evet.”
“Ben bunu yapamam!”
Yavaşça ona döndüm.
“Ben kırık kolla yaptım.”
Bir şey söyleyemedi.
Kapıyı kapatıp çıktığımda ilk kez aylardır omuzlarımdaki ağırlığın bir kısmı kalkmış gibi hissettim.
Ama bu bir intikam değildi.
Baran’ın düşündüğü gibi onu cezalandırmak da istemiyordum
Sadece anlamasını istiyordum.
Çünkü konuşarak anlamıyordu.
Annemin evine vardığımda telefonum daha ilk yarım saat içinde çalmaya başladı.
İlk mesaj şöyleydi:
“Hangisi mavi emziği kullanıyor?”
Beş dakika sonra:
“Mamalar kaç ölçek?”
Ardından:
“Biri uyumuyor.”
Sonra:
“İkisi de ağlıyor.”
Bir saat sonra telefon çaldı.
Açtığımda Baran neredeyse bağırıyordu.
“Bunlar neden susmuyor?”
“Bebek oldukları için.”
“Çok komik.”
“Dosyaya baktın mı?”
“Baktım ama sürekli bir şey çıkıyor!”
“Evet.”
“Biri kusmuş!”
“Üstünü değiştir.”
“Diğeri de ağlıyor!”
“Onu da kucağına al.”
“İkisini aynı anda nasıl yapacağım?”
Bir süre sustum.
Sonra sakince sordum:
“Ben nasıl yapıyordum?”
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.
Sonra sinirle telefonu kapattı.
O gece ilk kez kesintisiz dört saat uyudum.
Uyandığımda suçluluk hissedeceğimi sanmıştım.
Ama hissetmedim.
Sadece ne kadar yorulduğumu fark ettim.
Sabah telefonumu açtığımda on yedi mesaj vardı.
Baran gece boyunca neredeyse hiç uyumamıştı.
Saat 02.14:
“Biri uyudu, diğeri uyandı.”
Saat 02.47:
“Şimdi ikisi de uyandı.”
Saat 03.20:
“Alt değiştirme sırasında her yer battı.”
Saat 04.03:
“Ben yarın işe gidemem.”
Bu mesajı görünce istemsizce gülümsedim.
Birkaç saat sonra Baran aradı.
Bu kez sesi farklıydı.
Öfkeli değil, yorgundu.
“Bugün işe gitmedim.”
“Öyle mi?”
“Evet.”
“Neden?”
Derin bir nefes aldı.
“Uyumadım.”
Cevap vermedim.
Bir süre sonra kendisi devam etti.
“Bunu her gece mi yapıyorsun?”
“Çoğu gece.”
“İkisi de aynı anda uyanıyor.”
“Biliyorum.”
“Birini uyutunca diğeri başlıyor.”
“Biliyorum.”
“Ve sonra sabah kalkıp yemek yapıyorsun.”
“Evet.”
“Evi de topluyorsun.”
“Evet.”
Telefonun diğer tarafında uzun bir sessizlik oldu.
Sonra çok kısık bir sesle,
“Bilmiyordum.” dedi.
İçimden “Bilmek istemiyordun.” demek geçti.
Ama söylemedim.
Çünkü ders henüz bitmemişti.
“Akşama görüşürüz.” dedim.
“Bugün de gelmeyecek misin?”
“Hayır.”
Paniklediğini sesinden anlayabiliyordum.
“Ama…”
“İki gece demiştim.”
O gün Baran’ın annesi beni aradı.
Baran ona da ulaşmış.
“Bu çocuk bana telefonda ağlayacak neredeyse.” dedi.
“Ne olmuş?”
“Çocuklara bakmak çok zormuş.”
İlk kez kahkaha attım.
Kayınvalidem de güldü.
Sonra ciddileşti.
“Canım, ben oğlumu severim ama bu konuda haksız. Babasının zamanında bana yaptığı şeyin aynısını sana yapıyor.”
Bu cümle beni şaşırttı.
Baran’ın babasının evde hiç çocuk bakmadığını biliyordum ama ayrıntısını hiç konuşmamıştık.
“Ben de yıllarca tek başıma uğraştım.” dedi kayınvalidem. “Baran bunu görerek büyüdü. Demek ki normal sandı.”
İşte o an bazı şeyler yerine oturdu.
Bu Baran’ı haklı çıkarmıyordu.
Ama davranışının nereden geldiğini açıklıyordu.
İkinci gecenin sabahında eve döndüğümde kapıyı anahtarla açtım.
Salon savaş alanı gibiydi.
Koltuğun üzerinde iki battaniye vardı.
Yerde mama şişeleri duruyordu.
Mutfakta bulaşıklar birikmişti.
Baran saçları dağılmış halde koltukta oturuyordu.
Kucağında bebeklerden biri uyuyordu.
Diğeri göğsüne yaslanmıştı.
Beni görünce ayağa kalkmaya çalıştı ama sonra vazgeçti.
Yüzü gerçekten bitkin görünüyordu.
Beklediğim ilk şey savunmaya geçmesiydi.
Ama yapmadı.
“Özür dilerim.” dedi.
Sadece iki kelimeydi.
Ama ilk kez gerçekten söylediğini hissediyordum.
Çantamı bıraktım.
“Ne için?”
“Her şey için.”
Bebeği dikkatlice yatağına bıraktı.
“Senin bütün gün hiçbir şey yapmadığını söyledim.”
Başını eğdi.
“Ben iki günde mahvoldum.”
Sessiz kaldım.
“Daha kötüsü…” dedi, “Sen bunu aylardır yapıyorsun. Ben ise eve gelip yemeğim neden geç kaldı diye bile söylendim.”
Boğazım düğümlendi.
Çünkü bunu duymaya ihtiyacım vardı.
Ama mesele yalnızca özür değildi.
“Baran, ben senden yardım istemiyorum.”
Şaşkınlıkla yüzüme baktı.
“Ne?”
“Yardım kelimesini yanlış kullanıyoruz. Bunlar benim çocuklarım olduğu kadar senin de çocukların. Ev de ikimizin. Sen bana yardım etmeyeceksin. Kendi sorumluluğunu üstleneceksin.”
Başını yavaşça salladı.
“Haklısın.”
Masadaki dosyayı gösterdim.
“Bunun ikinci kısmını gördün mü?”
Kaşlarını çattı.
Dosyayı açıp arka sayfalara baktı.
Orada hazırladığım yeni bir liste vardı.
Gece nöbetleri.
Banyo günleri.
Doktor kontrolleri.
Mama hazırlama.
Çamaşır.
Market.
Ev işleri.
Her şeyi ikiye bölmüştüm.
Baran listeye uzun süre baktı.
Sonra kalemi aldı.
“Salı ve perşembe gecelerini ben alırım.” dedi.
Şaşırdım.
“Hafta sonu banyolarını da.”
Bir maddeyi daha işaretledi.
“Doktor kontrollerine sırayla gideriz.”
O gün hayatımız bir anda mükemmel olmadı.
Baran bazen yine homurdandı.
Ben bazen onun yaptığı işi beğenmeyip müdahale etmek istedim.
Bazı geceler ikimiz de uykusuzluktan tartıştık.
Ama önemli bir şey değişmişti.
Artık yalnız değildim.
Baran birkaç hafta sonra işten eve geldiğinde doğrudan çocukların yanına gidiyordu.
Birini kucağına alıyor, bana da,
“Sen otur. Ben hallederim.” diyordu.
Kolumun alçısı çıktığı gün doktordan eve dönerken arabada uzun süre sessiz kaldı.
Sonra birden,
“O gece sen gerçekten gitmeseydin sanırım hiçbir zaman anlamayacaktım.” dedi.
Pencereden dışarı baktım.
“Ben de gitmek istememiştim.”
“Biliyorum.”
Elimi tuttu.
“Bana ders vermek için yaptığını sanmıştım.”
Gülümsedim.
“Bir bakıma öyleydi.”
Başını salladı.
“İşe yaradı.”
Ama ben o gün şunu öğrenmiştim:
Bir evlilikte asıl mesele kimin daha çok yorulduğunu kanıtlamak değildi.
Asıl mesele, sevdiğin insan yorulduğunda bunu görüp yükünün bir ucundan tutabilmekti.
Çünkü aile olmak, bir kişinin her şeyi taşıması demek değildi.
Aile olmak, biri düştüğünde diğerinin “Bu benim problemim değil.” dememesi demekti.
Aylar sonra ikizlerimiz ilk adımlarını atmaya başladığında Baran yerde dizlerinin üzerinde onları çağırıyordu.
Biri bana, diğeri ona doğru yürüdü.
Baran oğlumuzu kucağına alıp gülerken göz göze geldik.
O an ikimiz de aynı şeyi biliyorduk.
Kolumun kırıldığı o hafta evliliğimizi de kırabilirdi.
Ama belki de ilk kez o hafta, aile olmanın gerçekte ne anlama geldiğini öğrenmiştik.
Ve bazen bir ilişkiyi kurtaran şey büyük sözler değildi.
Bir gece uykusuz kalmak, bir bebeğin bezini değiştirmek, yorulan eşinin elinden yükü almak ve sonunda şu basit gerçeği anlamaktı:
Çocukların annelerinin belki “hastalık izni” olmayabilirdi.
Ama onların babaları vardı.
Ve artık Baran da bunun gerçekten ne anlama geldiğini biliyordu.